Medya Nisan’da Çocuğa Nasıl Baktı?

28 Mayıs 2012

 

Bianet / 28.05.2012

 

Ayın konusu: Dikkat; Üç Çocuğun Üçü de Eşit ve Yeterli Yaşam Standardına Sahip Olma Hakkı ile Doğacak! Önleyebilirdik, önleyemedik; Bir şey yapmalı; Düşünmeli, dikkat etmeliyiz; Bu ay çocuklar için ne yaptık; Bu sözlerin takipçisi olalım bölümlerinde medyadaki çocuk haberleri tartışılıyor.

 

Gazetelerde her gün çocukları ilgilendiren haberler yayımlanıyor. Bunlardan bazıları, doğrudan çocukların öznesi olduğu olaylar. Bazıları bizi üzen, hatta dehşete düşüren olaylar. Bazıları ise, daha genel politikalar ile ilgili, okuyanın aklında “pekiyi bu konunun çocuklar üzerinde etkisi ne olacak” sorusunu oluşturan haberler. Bazen de, umut veren sözler veya hizmetleri okuyoruz. Sonra unutup gidiyoruz, ta ki bir başka olay oluncaya kadar.

 

Hümanist Büro tarafından hazırlanan Medyada Çocuk Raporu’nun amacı; aylık olarak çocuğu ilgilendiren olayların bir bütün olarak görülmesini sağlamak ve habere konu olaylar üzerinden çocuk koruma yaklaşımı ile yapılan değerlendirmeyi ilgilenenler ile paylaşmaktır.

 

“Önleyebilirdik, önleyemedik!”, “Bir şey yapmalı!”, “Düşünmeli, dikkat etmeliyiz!”, “Bu ay çocuklar için ne yaptık?”, “Bu sözlerin takipçisi olalım!” bölümlerinde haberler ve kısa değerlendirmeleri yer alıyor. “Ayın Konusu” bölümünde ise, her ay farklı bir konuyu biraz daha detaylı inceliyoruz.

Önleyebilirdik, önleyemedik!

Bazı olayları okuduğumuzda filmi geriye doğru sarabilir ve bu sonucun nasıl önlenebileceğini adım adım belirleyebiliriz. Bu belirleme, benzer durumların tekrar etmemesi için yapılması gerekenleri de gösterir aynı zamanda. Dolayısıyla hem geçmişe hem de geleceğe doğru sorumluları ve sorumlulukları tespit etmemizi sağlar. Bir çocuğun zarar gördüğü her olaya bu bakış açısı ile bakmak devletin, toplumun ve hepimizin çocuklara karşı sorumluluğudur. İşte size bu gözle baktığınızda çok şey anlatacak nisan ayı haberlerinden bazıları:

 

Yaşam hakkı ihlali…

 

Osmaneli’de 16 Mart’ta kaybolan 17 yaşındaki tekstil işçisi bir genç kızın cesedi Sakarya Nehri’nde bulundu. İlköğretim öğrencisi 7 yaşındaki Ece, bakıcı kadının psikolojik rahatsızlığı bulunan kocası tarafından yastıkla boğularak öldürüldü.

 

Erken evlilikler…

 

Yetkililer izin verilmeyeceğini söylüyor ama her gün bir başka çocuk gelin haberi geliyor. Tekirdağ’ın Hayrabolu İlçesi’nde bir anne-baba 14 yaşındaki kızlarını noterde düzenledikleri bir muvafakatname ile kendisinden 11 yaş büyük bir adamla evlendirdi. Fethiye’de 7 aylık bebeğini babasının evine bırakan 17 yaşındaki genç kızın kaybolduğu ve yaşamından endişe edildiği bildirildi. Erken evlilik mağduru iki çocuk, biri anne.

 

Cinsel istismar olayları…

 

Evden kaçan 15 yaşındaki kız çocuğu, erkek arkadaşının ve onun arkadaşlarının cinsel istismarına maruz kaldı. 14 yaşında ilköğretim öğrencisine cinsel istismarda bulunduğu iddiası ile tutuklanan evli ve iki çocuk babası olan 25 yaşındaki M.T. tutukevinden istismar ettiği çocuğun okul adresine gönderdiği mektupta kendisi ile evlenmek istediğini yazınca bu eyleminden dolayı ayrıca cezalandırılmasına karar verildi. Burdur’da 14 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan 6 kişi tutuklandı, bunlardan biri evlenmek üzere damat tıraşı olurken yakalandı. Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde bir beden eğitimi öğretmeni, aynı zamanda da eski ilçe Milli Eğitim Müdürü bir öğrencisine cinsel istismarda bulunduğu ve bu istismar sonucu hamile kalan öğrencisine kürtaj yaptırdığı, bir başka öğrencisini de taciz ettiği iddiasıyla tutuklandı. Gaziantep’te 2 yıl önce henüz 13 yaşındayken eğitim gördüğü ilköğretim okulu önünden kaçırılan göz kanseri hastası bir kız çocuğu, hastalığı ilerleyince Şanlıurfa’da hastaneye terk edildi. Gaziantep’e getirilip tedaviye alınan çocuk, kurtarılamadı. Adıyaman Kahta’da 5 yaşında bir kız çocuğu 17 yaşındaki bir erkek çocuğunun cinsel istismarına maruz kaldı. Aydın’da 42 yaşında bir servis şoförü lise öğrencisi iki kızdan birine silah zoruyla 3 yıldır tecavüz ettiği, diğerine ise tacizde bulunduğu iddiası ile tutuklandı. Tokat’ta bir anne ve baba, kızlarına cinsel ve fiziksel istismarda bulunduğu ve bunu CD’ye kaydettikleri anlaşınca tutuklandılar. Sakarya’da 3 ay önce, 14 yaşındaki kız öğrenciyi kaçıran, serbest bırakılınca başka yere atanan ilköğretim okulu öğretmeni, 3 ay sonra kız çocuğunu tekrar kaçırdı. Yetiştirme yurdunda kalan 17 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismarda bulunan 33 yaşındaki müdür yardımcısı için 3 yıl 6 ay hapis cezası istendi.

 

Fiziksel ve duygusal istismar…

 

Bu ay çocuğun sağlıklı gelişimini takip eden, dolayısıyla onun şiddete maruz kaldığını fark edebilecek bir sistemimiz olmadığını ortaya koyan çok çarpıcı bir örnek yaşandı. Adana’da, vücudunda morluklar, sırtında sigara yanığının neden olduğu sanılan izler ve kesikler bulunan 5 yaşında bir çocuk maruz kaldığı aile içi şiddetten korunmak için karakola sığındı. Çocuk daha sonra kurum bakımında koruma altına alındı; annesi ve annesinin arkadaşı ise tutuklandı. Antalya’nın Serik İlçesi’nde babası tarafından “ranzadan düştü” diyerek hastaneye getirilen 2 yaşındaki kız çocuğunun, kafatasında çatlak, vücudunda ısırık izleri, kırıklar ve morluklar tespit edildi. Baba ve birlikte yaşadığı kadın arkadaşı gözaltına alındı. 23 Nisan günü aile içi şiddetin en vahim örneklerine rastlandı; çocuklarının gösterilerini izlemeye giden anneler eşleri tarafından dövüldü ve öldürüldü. İstanbul Küçükçekmece’de 8 yaşındaki çocuk babasının annesi tarafından bıçaklanması neticesinde annesiz ve babasız kaldı; Antalya’da bir baba eşini çocuğunun gözü önünde demir çubukla dövdü; Samsun’da 34 yaşındaki adam kendisinden boşanmak isteyen 15 yıllık eşini, buluştuğu kafeteryada 4 yaşındaki oğlunun gözü önünde bıçakla delik deşik etti. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, mart ayında yürürlüğe giren Ailenin Korunmasına ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu hatırlatarak hakim ve yetkililere şöyle seslendi: “Her yetkiyi verdik, koruyun artık kadınları.” Pekiyi de bu yetkililer arasında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın kendisi de yok mu? Sadece adli hizmetler ile korunabilir mi kadınlar?

 

Yaşam alanlarındaki tedbirsizlikler…

 

Her gün taşımalı eğitimle öğrenimini sürdüren 720.000 öğrenci var, buna bir de okul servislerini ve spor veya gezi amacıyla yapılan yolculuklar eklendiğinde, eğitim amacıyla seyahat sırasında trafik kazası riski ile karşı karşıya kalan çocuk sayısı daha da büyüyor. Buna rağmen, öğrenci servislerinin sahip olması gereken standartları belirlemediğimiz ve bu araçların seyir güvenliği ile ilgili tedbirleri almadığımız için Nisan ayında da Erzurum’da ilköğretim öğrencilerini taşıyan bir minibüsün devrilmesi sonucunda 1 öğrenci öldü, 21 kişi de yaralandı. Karaman Beldesi’nde Amelebirliği İlköğretim Okulu’nda kalorifer kazanından sızan dumandan etkilenen 46 öğrenci hastaneye kaldırıldı. İzmir’de bir meslek lisesi öğrencisinin okulda otomatik kapıya sıkışarak ölmesi üzerine açılan dava sonuçlandı. Suçlu bulunan müdüre 3 yıl hapis cezası verildi ve bu ceza paraya çevrilip 24’e bölündü. Muğla’nın Bodrum İlçesi’nde, babası tarafından karın ağrısı şikayetiyle tıp merkezine götürülen 5 yaşındaki çocuk üzerine demir kapı düşmesi sonucu yaralandı. Dört çocuğu bulunan bir anne bebeğini emzirirken uyuya kalınca 30 günlük bir bebek boğularak öldü.

Suça sürüklenme…

 

Çocukları suça iten sebepler ile değişen suça itilme biçimleri konusunda yeterli araştırma yapmadığımız ve bunları önleme yöntemlerine ilişkin çalışmalar yürütmediğimiz için çocuklar suç sayılan davranışlar gerçekleştiriyorlar ve bundan çok yönlü zarar görüyorlar. Çok eski bir hikaye hala çocukların başını derde sokmaya devam ediyor. Lise öğrencileri arasında kız meselesi yüzünden çıkan tartışma bıçaklı kavgaya dönüştü; 1 çocuk hayatını kaybetti, 9 çocuk ise gözaltına alındı. Uşak’ta bir ilköğretim okulunda eğitim gören 14 yaşındaki 8’inci sınıf öğrencisi, iddiaya göre, sınıfta diğer arkadaşlarının gözleri önünde bir arkadaşını sağ bacağından çakıyla yaraladı. Şubat ayından bu yana çocukların tutuldukları ceza infaz kurumları özellikle de Pozantı konusundaki haberler devam ediyor. Pozantı Gençlik Cezaevi’ndeki ‘cinsel taciz ve işkence’ iddialarının ardından tutuklu ve hükümlü çocuklar Sincan’a nakledildi ancak bu kez aileler Ankara’ya gidebilmek için imkansızlıklarla boğuşuyor. Gaziantep’te kalp damar cerrahisi uzmanı Dr. Ersin Arslan, 17 yaşındaki hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

 

Bir şey yapmalı!

 

Bazı olaylar ise bir işaret fişeği görevini görüyor. O ana kadar fark edilmemiş tehlikeleri fark etmemizi sağlayan bu olaylar sonrasında hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etme becerisini gösterebilmek, bu olayların işaret ettiği tehlike ile karşı karşıya olan çocuklara karşı sorumluluğumuz açısından en hafifinden ihmaldir. Aşağıda yer alanlar nisan ayında yayımlanan, işaret fişeklerini konu edinmiş haberlerden örnekler:

 

İstanbul’da bir endüstri meslek lisesinde fahiş fiyatları protesto için yapılan kantin boykotuna katılan 3 lise öğrencisi “okuldan izin almadan basına bilgi verdikleri” gerekçesi ile okuldan atıldı. Bu vesile ile Milli Eğitim Bakanlığı Ödül ve Disiplin Yönetmeliği’nde, “okul müdürlüğünden izin almadan okul hakkında bilgi vermek amacıyla basın toplantısı yapmak, bildiri yayımlamak, dağıtmak; konferans, temsil, tören, açık oturum, forum ve benzeri etkinlikler düzenlemek ve etkin rol almak” fiilinin okuldan atılma cezasını gerektiren bir fiil olduğunu öğrenmiş olduk. Burada iki önemli sorun var: Öncelikle okul yönetiminin uygulamalarını eleştirmek isteyen bir öğrenci, bunu yapabilmek için okuldan izin almak zorunda olursa ifade özgürlüğünü nasıl kullanacak? Öte yandan, eğitim bir çocuğun en temel hakkı, bir başka hakkını kullandı diye bir çocuğu okuldan atmak eğitim hakkı ile de eğitimin amacı ile de çelişkili bir uygulama değil mi? Bu olay bize, okul disiplin yönetmeliklerini çocuk ve ergenlerin hakları ve ihtiyaçları doğrultusunda gözden geçirmenin önemini gösteriyor. Aynı zamanda bu çocukların neyi protesto ettiklerine de dikkat etmek gerekir: Çocuklar diyor ki, “Lisemizde 9 saat boyunca yemek ihtiyacımızı karşılayamıyoruz. Kantin fiyatları pahalı olduğu için çoğu zaman karnımızı doyuramıyoruz.” Çocuklar çok ciddi bir hak ihlaline, sağlıklı beslenme hakkının ihlaline, maruz kaldıklarını söylüyorlar. Uzun saatler okulda kalan çocuklar “pahalı ve kalitesiz yemekten şikayetçiyiz” diyorsa ve okullarda beslenme ihtiyacı özel kişilerin işlettikleri kantinler aracılığı ile sağlanıyorsa, 25 milyon çocuğu ve ailelerini ilgilendiren bu kadar önemli bir soruna dikkat çeken çocukları dinlememiz gerekiyor. Oysa bizim ülkemizin okul müdürleri polisle sınıf basıp; okuldan öğrenci atıyorlar. Bingöl’ün Karlıova İlçesi’nde meydana gelen 4.3 büyüklüğündeki deprem ardından 308 öğrencinin bulunduğu YİBO binasına çatlaklar oluştu. Bunun üzerine yapılan incelemede binanın daha önceki depremlerde hasar görmüş olduğu anlaşıldı. Deprem sonrası YİBO’ya gelen veliler, çocuklarını okul bahçesinde yakılan ateş başında ısınırken bulunca, çocuklarını bir daha okula göndermeyeceklerini belirterek eve götürdüler. Bu olayın ortaya koyduğu iki önemli durum var: (1) Depremlerden hasar gören veya görme riski olan ve içinde çocukların eğitim görmeye devam ettikleri okul ve yatılı okul binaları var. (2) Veliler, “ben bu durumda çocuğumu okula göndermem” diyerek çocuklarını alıp gidebiliyor. Bu iki durum karşısında hemen ve acilen yapılması gereken de iki önemli iş var: (1) Çocukların halen eğitim gördükleri okulların depreme dayanıklı olduğundan emin olunması için çalışma yapılması ve bu amaçla bütün okulların depreme dayanıklılık raporlarının kamuoyu ile paylaşılması. (2) Karlıova İlçesi YİBO öğrencilerinin eğitim hayatlarına nerede ve nasıl devam ettiklerinin, devam etmeyen öğrenci olup olmadığının, eğitime ne kadar süre ile ara verdiklerinin araştırılması. Eğitim sistemimizi ilgilendiren bir başka işaret fişeği haber, bu kez harika çocuklar ile ilgili. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir yazılı soru önergesine verdiği cevaptan öğreniyoruz ki, 1998 yılından bu yana Türkiye’de bilim ve sanat alanında Devlet tarafından desteklenmesi öngörülen harika çocuk çıkmamış. Bu haberin barındırdığı soruların yanıtlarını aramamız gerekir: Acaba bu özelliklerde çocuk mu yok, yoksa bu özellikleri fark edecek veya onlara kıymet verecek eğitimci mi? Yoksa yürütme bu özelliklere karşı bir tavır mı sergiliyor? Suriye’den gelen göç ile birlikte, yaşamını mülteci kamplarında geçiren göçmen sayısı artıyor. Türkiye’ye sığınan mültecisi sayısı son verilere göre 21 bin 285’e yükseldi. Hatay’da 7 bin 726 kişi, Gaziantep’in Nurdağı ile İslahiye İlçelerinde 4 bin 770 kişi, Kilis’te 8 bin 724 kişi yaşamlarını sürdürüyor. Bunların bir bölümü de çocuk; beslenme, sağlık, bakım, eğitim, oyun ihtiyacı olan çocuklar. Aynı zamanda istismardan korunma, anne ya da babasının kaybı nedeniyle psikolojik destek gibi özel ihtiyaçları da var bu çocukların. Suriye’de sünnet edildikten sonra enfeksiyon kapan ve ailesiyle sığındığı Gaziantep’in İslahiye İlçesi’ndeki kampta tedavi edilmeye çalışılan 1 yaşındaki Abdullah Abdulkerim yaşamını yitirdi. Bu kampların çocukların ihtiyaçlarını da dikkate alır biçimde tasarlanabilmesi için ise, çocuğa duyarlı bir yaklaşım gerekiyor. Sadece kamplar değil, büyük şehirlerde de mülteci ve sığınmacılar yaşamaya uğraşıyorlar. Türkiye’de 100 binden fazla kaçak yabancı, 25 binden fazla da sığınmacı olduğu bildiriliyor. Bu kişiler iş bulduklarında düşük yevmiye ile çalışıyor, çocuklarını okula gönderemiyor, tedavi hizmetlerinden yararlanamıyorlar. Bursa’da evlilik dışı ilişkiden hamile kalan bir kadın, bebeğini işyerinin tuvaletinde doğurduktan sonra eşarbı ile boğarak öldürmekle suçlanıyor. Bir bebeğin yaşam hakkını elinden alan bu olayın hangi koşullar altında gerçekleştiğine dikkat etmeliyiz: Benzer durumdaki kadınlar için sunduğumuz ne tür sosyal hizmetler var ve kadınlar bu hizmetler hakkında bilgi sahibi mi ve onlara erişebiliyor mu? Bazı kişilerin, milyonlarca öğrencinin okula kaydından başlayıp mezuniyetine kadar tüm süreçlerine ilişkin bilgileri içeren e-okul sistemindeki bilgileri kullanarak velileri telefonla aradığı ve çeşitli ürünleri pazarlayıp senet imzalattığı ortaya çıktı. İstanbul’daki kamu kurumlarının yanı sıra 3 bin 500 okula ücretsiz dağıtılan 7 bin tirajlı “Okulların Sesi” adlı dergide, ilköğretim çağındaki çocuklara, “dikkat dağınıklığı ve unutkanlık” sorununu çözmek için hacamat yaptırmaları tavsiye edildi. Konya’dakiVali İhsan Dede İlköğretim Okulu’nda, 7’nci sınıf öğrencilerinin okulun 2’nci katındaki pencerenin pervazına çıkarak camları sildikleri iddia edildi. Temizlik için yeterli tahsisata sahip olmayan okulların temizliklerinin güvenliklerine veya haklarına aykırı biçimde çocuklara yaptırılması tehlikesini hatırlatan bu durum, bütün okullara yeterli tahsisatın ayrılmasını sağlamalı.

 

Düşünmeli, dikkat etmeliyiz!

 

Çocukların zarar görmesi doğrudan onlara yönelmiş tehlikeler ile mücadele ederek önlenemiyor. Genel olarak toplumu veya sadece yetişkinleri ilgilendiren ya da çocuklara yönelik hizmetlere ilişkin kararlar alınırken, bu kararların çocuğa etkisini değerlendirmek gerekiyor. Çocukların zarar gördüğü olayların önemli bir kısmı bu dikkatin eksikliğinden kaynaklanıyor. Adeta kaş yapalım derken göz çıkarttığımız durumlara örnek teşkil edecek nisan ayı haberlerini sıralıyoruz aşağıda:

Kentsel dönüşüm, büyük kentlerin en önemli gündemlerinden biri. Başbakan, Yerel Yönetimler Sempozyumu’nda yaptığı bir konuşmada bu konuya ilişkin çok önemli açıklamalarda bulundu ve dedi ki: “Şimdi gideceğiz, gerekirse evleri yıkacağız. Bunun yetkisini aldık. Tüm milletime sesleniyorum, bizim işimizi kolaylaştırın. Ne olur ucube yapılarla önümüzü kesmeyin.” Bu kadar sert olunabilen bir sosyal değişimi hedef alan uygulama öncesinde çocuklara dikkat çekmeye ihtiyaç var. Kentsel dönüşüm çocukları da ilgilendiriyor. Bir yandan alıştıkları sosyal çevreyi, mahalleyi, okulu, arkadaşları kaybediyorlar; diğer yandan alışmadıkları bir sosyal çevreye uyum sağlamaya çalışıyorlar. Uzmanlar da söylüyor; TOG gibi bu alanlarda çalışan sivil toplum kuruluşlarının çalışmaları da gösteriyor ki; bu sürece maruz kalan çocukların psiko-sosyal desteğe ihtiyacı var. Kentsel dönüşüm planlanırken, dönüşecek alanda yaşayan çocukların ihtiyaçları düşünülüyor mu? Onların da görüşleri alınıyor mu? Başbakan’ın “Biz çocukken, oyuncaklarımız nelerdi? Bez parçalarından yaptığımız futbol topuydu. Uçurtma uçurmak en büyük eğlencemizdi. Yoksulluğa rağmen çocukluğumuz, bugünün çocuklarına göre daha neşeli geçti.” açıklaması da kent planlamasında çocukların ihtiyaçlarının dikkate alınmasının önemini tekrar hatırlatır nitelikte. Bu ayın ilk günlerinde Dünya Mayın Bilincini Geliştirme Günü (4 Nisan) kutlandı. Türkiye’de çocuklar mayınlar ve terk edilen diğer silahlar dolayısıyla hayatlarını veya sağlıklarını kaybediyorlar. Dolayısıyla bugünün yaptığı hatırlatmayı ciddi almak ve takip etmek zorundayız. Türkiye’nin de taraf olduğu (2003) Ottawa Sözleşmesi’ne göre, 1 Mart 2008 tarihine kadar stoklardaki mayınların imha edilmesi gerekiyordu; 1 Mart 2014 tarihine kadar ise toprağa döşeli mayınların temizlenmesi gerekiyor. Eğitim sisteminde pek çok değişiklik yapılıyor. Bunlardan biri de din dersine ilişkin. Seçmeli Kuran dersinin, din ve vicdan özgürlüğü ve ayrımcılıktan korunma hakkı dikkate alınarak düzenlenmesi isteniyor. Milli Eğitim Bakanlığı da bu beklentileri dikkate alacağını belirtiyor, ancak ortaya çıkan uygulama örnekleri kaygıları arttırıyor. Birden çok hak ve özgürlükler alanını ilgilendiren konular düzenlenirken mümkün olduğunda her ihtiyaca yanıt verebilecek esnek sistemler üretmeye ve herkesin görüş bildirmesine imkan verecek bir bilgilendirme ve görüş alma sürecine ihtiyaç var. Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran Kursları Yönetmeliği’ni yeniden düzenledi. 12 yaşından küçükler de artık velilerinin izni ile kurslara katılabilecek. Eğitimin her alanında olduğu gibi din eğitiminde de çocuğun bu eğitimi alabilecek gelişim düzeyinde olması çok önemli. Bu nedenle, kaç yaşındaki çocukların eğitime alınacağı sadece ebeveyn onayına bırakılmamalı, eğitim alanında uzmanların gözetiminde planlanmalı. Bu düzenlemenin uygulamaya yansıması da dikkatle izlenmeli. Bir diğer dikkat edilmesi gereken durum; çocuk işçiliği. DİSK-AR’ın yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de 5-17 yaş grubunda çocukların %49’u çalışıyor. Zorunlu eğitim yaşının 6-13’e çekilmesinin bu oranı arttırması tehlikesine dikkat çekiliyor. Eğitim ve iş mevzuatında yapılan değişiklikler de, çocuk işçiliğinin ve çocukların ağır işlerde çalıştırılmasının önünün açılacağına ilişkin bir kuşku uyandırıyor. Bakanlık yetkilileri bu tehlikenin farkında olunduğunu ve gerekli yasal düzenlemelerin tamamlanacağını söylüyor. Bu nedenle, değişen mevzuatın çocuk işçiliğine etkisini takip etmek için düzenli olarak araştırma yapılmasına ihtiyaç var. Türk-İş tarafından yapılan açıklamada, nisan ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırı 939 lira 64 kuruş, yoksulluk sınırı da 3 bin 60 lira 72 kuruş olarak bildirildi. Mardin’de, 2002 yılında 13 yaşındayken 24 kişinin cinsel istismarına maruz kalan bir çocuğun davasına ilişkin kararın Yargıtay tarafından bozulması davanın zamanaşımına uğraması ihtimalini gündeme getirdi. Bir yandan bu davanın zamanaşımına uğramasını engellemek gerekirken, diğer yandan da Türkiye’de adil yargılanmanın temel sorunlarından biri olan yargılama sürelerinin uzunluğu probleminin çocuk koruma sistemine olumsuz etkisi üzerinde çalışma yapmak gerekiyor. Cinsel istismar konusunda sistemi inceleme ihtiyacını ortaya koyan bir diğer haber, Samsun’da görülen bir davadan geldi. Cinsel istismardan yargılanan bir sanığın, mağdurun yaşının büyük göründüğünü söylemesi üzerine beraat ettiği bildirildi. Çocuk Vakfı tarafından Yüzüncü Yıl Üniversitesi işbirliğiyle hazırlanan “Van Depremi Sosyo-Ekonomik ve Psikolojik Durum Tespiti Araştırması” raporu hem Van için hem de deprem sonrası planlamalar için önemli bir bilgi kaynağı. Rapora göre anket yapılan %30’u çocuk 1505 depremzedenin %56.8’i psikolojik sorun yaşıyor, %73.1’inin en önemli ihtiyacı gıda, %28.9’u dağıtım organizasyonunun yetersiz olduğu görüşünde, %80.9’unun ise kısa vadeli beklentisi barınma. Depreme ayrılan kaynaklar başka işlerde kullanılınca deprem sonrasında vatandaşların bu ihtiyaçları, planlama olmadığı için yardımlarla da karşılanamıyor. Öyleyse, bu sonuçları dikkate alarak, ihtiyaç duyulan bütün bu hizmetlerin kaynak da ayrılarak planlanması konusunu bir kez daha düşünmeliyiz. OECD tarafından periyodik olarak 34 OECD ülkesini kapsayacak biçimde hazırlanan rapor, Türkiye’de eğitim ve çocuk bakımı kalitesinin, ortalamanın hala çok altında olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de doğan her 1,000 bebekten 17’si ölüyor, çocukların okuma becerileri gittikçe düşüyor, 18-24 yaş aralığındaki gençlerin eğitim hayatı içinde olma oranı açısından Türkiye sonuncu. Türkiye genelindeki bazı il sağlık müdürlüklerinden psikiyatri kliniklerine giden bir yazıda, tedavi gören ‘uyuşturucu, uyarıcı veya uçucu maddeler ile alkol bağımlılığı bulunan kişiler’ ve ‘akıl hastaları’nın adı, soyadı, ikamet adresi ve irtibat telefonu istenmiş. “Bölge Sorumluluk Rehberi” kapsamında yapıldığı belirtilen uygulamada bilgiler Toplum Sağlığı Merkezi’ne bildirilecekmiş. Çeşitli nedenlerle ruh sağlığı hizmetlerine yönlendirilen çocukların ayrımcılığa maruz kalması veya damgalanması gibi olasılıkları düşünerek, bu tür verilerin kaydı, paylaşılması ve silinmesi ile ilgili esasların uygulamalar başlamadan düzenlenmesi gerekir. 4+4+4 kesintili zorunlu eğitim sisteminde okula başlama yaşının 5-6 (60-72 ay) yaşa çekilmesiyle, ilkokul müfredatı sil baştan yenileniyor. Her şeyden önce, hiç kimsenin tam olarak anlamadığı ve önemli bir kesimin de eleştirdiği bir eğitim reformunu uygulamaya koymanın pedagojik etkisi üzerinde durmak gerekir. Reformun bütün unsurları tamamen doğru olsa bile, 25 milyon çocuğu ve ailelerini ilgilendiren böyle bir konuda yeterli bilgilendirme olmadan ve bu bilgilendirmeye dayalı olarak yeterli destek oluşmadan reform yapmanın yarattığı vatandaşlık bilinci ve bağı üzerinde acilen düşünmemiz gerekir. Bir yandan da okuma çağında olup da okula gitmeyen yüz binlerce öğrenci olduğu biliniyor ve yeni sistemin bu sayıyı arttırma olasılığı üzerinde duruluyor. Bu ihtimalin dikkatle değerlendirildiğini görmek, sadece vatandaşın yönetime katılım hakkı açısından değil, eğitim hakkı açısından da çok önemli. Maliye Bakanı Şimşek’in, “İlköğretimdeki öğrencinin bize yıllık maliyeti diyelim ki 2 bin 500 lira. Öğrenci için 1,500 lira verelim, üstünü koyabilen çocuğunu özel okula göndersin.” açıklaması üzerinde düşünülmesi gereken bir yöntem önerisi içeriyor. Özellikle ilköğretimde Devlet, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile fırsat eşitliğini taahhüt ederken eşitsizliği kabul eden ve perçinleyen bir uygulama nasıl önerilebilir?

 

Bu ay çocuklar için ne yaptık?

 

Yazının buraya kadar olan kısmında çocuklara zarar vermiş veya verme riski taşıyan ve bu özellikleri ile haber olan olayları ele aldık. Ancak toplumsal hayatımızda çocukla ile ilgili olup bitenler bunlardan ibaret değil. Bir de olumlu bir gelişme olarak haberlere konu olan olaylar var. Çocuklara yönelik yapılan çalışmaların ve hizmetlerin de takip edilmesi, hem hiçbir şey yapılmadığı düşüncesinden kaynaklanan umutsuzluğu yıkmak hem de yapılanlar üzerinde bir toplumsal denetim oluşturmak bakımından önemlidir. Yazının bu bölümünde farklı sektörleri ilgilendiren gelişmeler ve yeni hizmet modellerine ilişkin haberlere yer veriyoruz.

 

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı çok önemli bir uygulama başlattı ve Bakanlığın çocuk haklarının korunmasıyla ilgili idari ve yasal düzenleme çalışmalarını yürütmek üzere ”Çocuk Hakları İzleme ve Değerlendirme Kurulu” oluşturulmasını öngören bir genelge yayımladı. 23 Nisan’da kuruluşu duyurulan Kurul’da Çocuk Hakları Türkiye Çocuk Koordinatörleri’ne de temsil hakkı verildi. Yeni anayasa çalışmasının en önemli konularından biri, hiç kuşkusuz ki çocuk haklarıdır. Çeşitli kuruluşlar bu alanda görüş oluşturmak ve bunu TBMM ile paylaşmak üzere çalışmalar yürütüyor. Bunlardan biri Türkiye Barolar Birliği ve UNICEF işbirliğinde düzenlenen ‘Çocuk Haklarına İlişkin Mevzuatın Sivil Toplumca İzlenmesi ve Anayasada Çocuk Hakları’ başlıklı çalıştayda hazırlanmış ve TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na iletilmiştir. Çocuk Vakfı da çocukların ve haklarının yeni anayasada görünür kılınması gerektiğini anlatan bir rapor yayımladı. Raporda bir “çocuk anayasası” ve bunun diğer yasaların üstünde olduğu hükmünün gerekliliği de vurgulanıyor. Çocukların anayasanın hazırlık sürecine katılımı ve anayasada çocuk haklarının ihtiyaca uygun olarak düzenlenmesi için çaba sarf edilen bu sürecin işe yarayabilmesi için, görüşlerin anayasanın yazımı aşamasında dikkate alınmasını sağlayacak ve topluma daha önceden açıklanmış bir sürecin işletilmesine ihtiyaç var. Özgürlüğünden Yoksun Gençlerle Dayanışma Derneği (ÖZGEDER) ve İnsan Hakları Gündemi Derneği tarafından yürütülen bir proje kapsamında, ücretsiz olarak dağıtılmak üzere “Nefret Suçlarının Önlenmesi İçin Çocuklara ve Gençlere Yönelik İnsan Hakları Eğitimi El Kitabı: Ötekileştir-mek” adlı kitap hazırlandı. Toplum Gönüllüleri Vakfı, bir nevi ‘mahalle boyutunda mikro kredi’ projesi olan ‘Genç Bank’ ile 15-25 yaş arası okula gitmeyen, sürekli işi olmayan mahalle gençlerine, proje fikirlerini TOG merkezlerine getirmeleri çağrısı yapıyor, oylanarak seçilen her projeye 600 TL veriyor, kaynak bulmaları için yol gösteriyor. Çocuk katılımı konusunda Söke’den bir örnek geldi. Söke Kent Konseyi bünyesinde bir çocuk meclisi kuruldu. Çocukların yönetime katılmaları bakımından çok önemli olan bu uygulamaların göstermelik olmamasının sağlanmasına ihtiyaç var. Sabancı Vakfı hibe yardımıyla desteklediği ‘çocuk gelin’ sorununu küresel arenaya taşımaya hazırlanıyor. Soruna, dünya çapında çocuk evlilikleriyle ilgili çalışmalar yürüten Girls Not Brides ile çare aranacak. Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun ile Denetimli Serbestlik ve Yardım Merkezleri ile Koruma Kurulları Yasasında yapılan değişiklik ile çocuk eğitimevinde toplam cezasının beşte birini tamamlayan ve koşullu salıverilmesine 1 yıldan az süre kalan çocuklar, cezalarınınkalan kısmını denetimli serbestlik tedbiri kapsamında cezaevi dışında geçirebilecek. 0-6 yaş grubunda çocuğu bulunan ve koşullu salıverilmesine 2 yıldan az süre kalan kadınlar da aynı şekilde denetimli serbestlik olanağından yararlanabilecek. Bu düzenlemenin çocukların hayatını olumlu etkileyecek uygulamalar ile desteklenmesini umut ediyoruz. Türkiye Çocuklara Özgürlük Vakfı’nın yürüttüğü bir çalışma kapsamında üç kadın fotoğrafçı, Türkiye’nin beş kadın cezaevini dolaşarak anneleriyle kalan çocukların günlük yaşantılarına tanık oldu. Anneleri ile birlikte ceza infaz kurumlarında kalan çocuklar geçen ay Osmaniye Cezaevi’nde kendilerine istihkak öngörülmemiş olması sebebiyle yemek alamadıkları için haber olmuşlardı. Bu ayın bir diğer önemli çalışmasını bir grup sanatçı 23 Nisan’da gerçekleştirdi. Taksim Meydanı’nda toplanan sanatçılar, çocukların oyun oynamaları gereken yaşta evlendirildiklerine dikkat çekmek üzere açıklama yaptılar ve topladıkları şekerleri, çocuk evliliklerinin yoğun olarak görüldüğü illerin valiliklerine göndereceklerini açıkladılar. Çocuk gelinlere dikkat çekmeyi amaçlayan bir diğer örnek ise Erzurumlu kuaförlerin, Rusya’da yapılan yarışmada gerçekleştirdikleri performans oldu. İstanbul Ümraniye’deki Ayşe Çarmıklı İlköğretim Okulu’ndan 22 Ocak 2004’te karnesini alıp evine dönerken kar ve tipide donarak ölen 7 yaşındaki Atalay Kemaloğlu’nun ailesinin Milli Eğitim Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Yenidoğan Belediyesi hakkında İstanbul İdare Mahkemesi’ne açtıkları 324’er bin liralık tazminat davası, 20 bin lira dava harcını ödeyemedikleri gerekçesiyle ve fakirlik belgesi yeterli görülmediğinden düşmüştü. AİHM, Türkiye’nin “ölümle ilgili ihmali bulunanları cezalandırmadığı ve yine duruşmalarda mağdur aileye yardım yapmadığı” gerekçesiyle “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkıyla ilgili 2’inci ve adil yargılanmayla ilgili 6’ıncı maddelerini ihlal ettiğine” hükmetti.

 

Bu sözlerin takipçisi olalım!

 

Yazının bu bölümüne kadar gelmişseniz yorulmuşsunuz ve sormuşsunuzdur: Ne çok sorun var, iyi bir şey derken bile altından bir eleştiri çıkıyor. Ne olacak bu çocukların ve bu memleketin hali, yok mu bunun bir çaresi diye. Siyasetçiler veya bürokratlar tarafından çocukları ilgilendiren konularda verilen sözler, bu ruh hali içerisindekilerin yüreğine bir su serpiyor. Ama olaylar ve eleştiriler arttığında dile getirilen bu taahhütler bazen unutulup gidiyor. Bu bölümde bu sözlere yer veriyoruz ki, takipçisi olalım ve hayata geçirilmelerini sağlayalım.

 

Gündeme gelen ceza infaz kurumlarına ilişkin problemler üzerine Adalet Bakanlığı çocuklar için yeni kurum tipleri üzerinde çalışmaya başladıklarını açıkladı. 2,5 yılda tamamlanması planlanan yeni kurumda çocukların zaman zaman ebeveyn ve kardeşleri ile birlikte kalabilecekleri küçük dairelerin ve sosyal kampüslerin bulunacağı belirtildi. Türkiye’de 5-17 yaş grubundaki çocukların %49’unun çalıştığına ve bunun artma riski bulunduğuna dikkat çekildiği günlerde Ümraniye Belediyesi bir örnek çalışma gerçekleştirdi. “Çalıştırmayalım, Okutalım” projesi çerçevesinde “Çocuk İşçiliğinin Önlenmesi Deklarasyonu” imzalandı. İmza törenine Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanı Faruk Çelik, Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, TBMM Çocuk Hakları İzleme Komitesi Başkanı Cevdet Erdöl ve Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can katıldı. Bu proje ve protokolün uygulamalarını takip etmek ve yaygınlaştırmak gerekir. CHP, sokak çocukları ile ilgili gerçek tabloyu ortaya koyabilmek ve bu sorunun önüne geçebilmek için Meclis’te araştırma komisyonu kurulmasını önerdi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, çocukların sanatla tanışmaları için ikinci 4 yıllık eğitimin beklenmemesi gerektiğini söyledi.

 

AYIN KONUSU:

 

Dikkat: Üç Çocuğun Üçü de Eşit ve Yeterli Yaşam Standardına Sahip Olma Hakkı ile Doğacak!

 

Nisan ayında yayımlanan Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) Raporu Türkiye’de eğitim ve çocuk bakımı kalitesinin, ortalamanın hala çok altında olduğunu ortaya koydu. 34 OECD ülkesinde yapılan birden fazla araştırmayı bir araya getirmek suretiyle hazırlanan rapora göre, Türkiye’de doğan her 1,000 bebekten 17’si ölüyor. Bu oran OECD ülkelerinin en kötüsü. Türkiye, 3-5 yaş aralığında çocuğu olup da çalışma hayatını sürdüren anneler bakımından da %21.4 ile son sıralarda yer alıyor. Yani anneler çocuklarına bakmak için çalışmıyor ama OECD raporu çocukların okuma becerilerinin gittikçe düştüğünü söylüyor. Bu ay içinde yapılan YGS sınavında da 40 Türkçe sorusunun 4’üne bile doğru yanıt veremeyenlerin oranı %100 artı; sıfır puan alanların sayısı ise katlanarak 50 bine ulaştı. Başarısızlık sadece üniversite sınavında değil; OECD tarafından 3 yılda bir düzenlenen Uluslararası Öğrenci Başarısını Değerlendirme Programı (PISA) kapsamında yapılan değerlendirmede de Türkiye 34 OECD ülkesi arasında 32. sırada yer alıyor. ERG, 2010 yılı raporunda Türkiye’nin eğitimdeki en önemli sorununun “öğrenme sorunu” olduğunu dile getirmiş. Bu durumu anlamamıza yarayacak bir başka veri daha var elimizde: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın yaptırdığı Türkiye Aile Yapısı Araştırmasına katılanların %44’ünün hiç kitap okumadığı anlaşılmış.

 

Bütün bunların yanında dikkate alınması gereken bir başka gerçek daha var: OECD bölgesinde ortalama yoksul nüfus oranı %11.1 iken, Türkiye’de bu oran %17 ve Türkiye gelir adaletsizliğinde ilk üçte yer alıyor.

 

Yani yoksulluk ve yoksunluk sonucunda bebeklerimizi yaşatamıyoruz, çocuklarımızı besleyemiyoruz, okul öncesi bakım hizmeti ve yeterli eğitim olanağı sunamıyoruz.

Bütün bu koşulların gerçek hayatta yansımasının örneği, 26 yaşında 7 çocuklu bir kadının yaşadıkları. Fatma Nalbant, 6 çocuklu bir ailede dünyaya gelmiş. Babası 4 erkek kardeşi okuturken, 2 kız kardeşi okula göndermemiş. Küçük yaştan itibaren bağda, bahçede çalıştırılmış. Ailesinin kendisini halasının oğlu ile evlendirmek istemesi üzerine 14 yaşında komşularının oğluna kaçmış. Kızın yaşının küçük olması nedeniyle nikahsız yaşayan çiftin 4 çocukları olmuş. Kocasının 2005’te çalıştığı kaçak kömür ocağında meydana gelen göçük altında kalarak ölmesinin ardından 4 çocuğu ile babasının evine dönmüş. Ailesinin çocuklarını istememesi üzerine ikinci evliliğini yapmış ve bu evlilikten de 3 çocuk dünyaya getirmiş. Eşinin gözlerinde %61 görme kaybı var ve bu nedenle 3 ayda bir 680 TL engelli maaşı alıyor ve ayakkabı boyacılığı yapıyor. Ayrıca ilk eşinden 18 yaşında bir erkek çocuğu var. Bir hayırseverin kendilerine verdiği, duvarları çatlak, her an çökme tehlikesi bulunan 2 odalı, eşyasız bir evde oturuyorlar.

 

Bu öykünün başlangıcı çok eski değil, sadece 12 yıl. Türkiye B.M. Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi’ni 1990 yılında imzaladı; Fatma Nalbant yaklaşık olarak 4 yaşında iken. Bu Sözleşme ile Devlet ona; okula gönderilmesini güvence altına aldığını, çalıştırılmaktan ve erken evlendirilmekten korunacağını, anne-babasının destekleneceğini taahhüt etti. Ama bu taahhütler yerine getirilmedi. Pekiyi ya şu anda en büyüğü 10 yaşında olan 7 çocuğa karşı, anne-babasının onları yetiştirmek için Devletten destek görme hakkı kapsamında yapılması gerekenler yapılıyor mu? Yapılmak bir yana, her çocuğun sağlıklı bir konuta, asgari bir gelire, yeterli besine ve giysiye sahip olma hakkı, bunun için ailesinin Devletten destek görme hakkı tanınıyor mu?

 

Mevcut çocuk nüfusuna sunmak zorunda olduğumuz asgari yaşam standardını sunamazken, bu sayının artması gerektiğini söyleyen bir hükümetimiz var.

 

Bu durumda sorumlu vatandaşa düşen, en az 3 çocuk politikası izleyen devletten, her çocuğun annesinin hamileliğinden itibaren düzenli sağlık hizmetlerinden, ücretsiz ve fırsat eşitliğine dayalı eğitimden, giysi, besin, konut dahil yeterli yaşam standardından, sosyal güvenliğe, anne ve babasının sosyo-ekonomik destek almasına kadar bütün haklarını güvence almayı sağlayacak bir politika belgesine sahip olmayı talep etmektir. Tıpkı sorumlu bir anne adayının en az 3 çocuk isteyen baba adayına yapması gerektiği gibi, nerede ve nasıl okutacağız, ihtiyaçlarını hangi gelirle karşılayacağız diye sormamız gerekir. Bunları karşılamak da yetmiyor, nüfus kaydının yapılmamasından, erken evlendirilmeden, cinsel istismardan, fiziksel ve duygusal istismardan, çalıştırılmaktan da koruyabilmemiz gerekiyor. Bunların hepsi Çocuk Haklarına Dair Sözleşme gereğince devletin yükümlülüğü zaten ama vatandaşından en az 3 çocuk isteyen bir başbakanın öncelikli yükümlülüğü, doğacak her çocuk için bütün hakları güvence altında olduğunu gösterecek bir sistem kurmaktır. (BA/SA/YY)

 

İstanbul – BİA Haber Merkezi

28 Mayıs 2012, Pazartesi

Bürge AKBULUT – Seda AKÇO