2013 BİA Medya Gözlem Raporu Değerlendirmesi

13 Mart 2014

2013 BİA MEDYA GÖZLEM RAPORU DEĞERLENDİRMESİ

İktidar Saldırısının Topografyası

2013 yılı medya ve özgürlükler adına tarihe bellek notu düşmeyi sürdürdü. Öğrenci eylemlerinde dahi örgüt buldular ama gazeteci katliamlarının arkasında örgüt bulamadılar. Bir devlet geleneği olarak cinayet sorumlularının terfilerini izledik.

Gülsüm Depeli
Ankara – BİA Haber Merkezi, 13 Mart 2014
http://www.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/154085-iktidar-saldirisinin-topografyasi?bia_source=rss

Gezi Direnişinden bu yana artık evlerde oturmak zor. Biber gazı iktidarların yeni baskı aygıtı; siz dışarı çıkmazsanız, o içeri sızıyor…[i]

Toplumsal yaşam üzerindeki baskının boyutlarını, RTÜK’ün mozaiklediği televizyon sahnelerinden ve Türk aile yapısı söylemine yaslanarak kestiği cezalardan, iktidarın kadınlara karşı nefret ve saldırı söylemi üreten bitimsiz, eril, patriarkal dilinden, edebiyat ve sanat üzerindeki sansürden hareketle analiz etmek mümkün.

2013 dediğimizde Cahit Külebi’nin şiirinden “öp biraz” sözcüğünün, Edip Cansever’in dizelerinden “bira”nın, Cemal Süreya’nın Üvercinka’sından ise “sevişmek” sözcüğünün eksiltildiği bir seneden söz ediyoruz. Dahası var… Fakat bu yazı o kadar dallanıp budaklanmayacak, toplumsal muhafazakârlaşma ve baskının medya üzerindeki izdüşümünü betimlemeye çalışacak.

BIA’nın 13 yıldır tutmakta olduğu medya gözlem raporları ile birlikte, Türkiye medyasının hal-i pürmelâli üzerine baş edilmesi güç hacimde bir repertuar birikiyor. Şimdilik genel resimden ziyade son duruma bakmakla yetinelim, 2013’de Türkiye’nin medya ve ifade özgürlüğü resmini özetlemeye çalışalım.

Bu özeti verirken, BIA’nın 2013 Medya Gözlem Raporu’nu esas alacak ve orada kullanılan gözlem kategorilerini takip edeceğiz. Zira bu kategoriler çok şey söylüyor, doğrudan toplum ve medya üzerindeki baskının topografyasını sunuyor bize.

2013 Raporu Türkiye’de medyanın vaziyetinin nasıl adım adım kötü bir psikolojik gerilim romanına dönüştüğünü resmediyor. Medya tam da etik ilkeler ve sorumluluklar sınavındayken kalp krizine yakalanmış, kendini varlık-yokluk sınırında bulmuş gibi adeta…

Neler oldu? 2013 yılı medya ve özgürlükler adına tarihe bellek notu düşmeyi sürdürdü. Öldürülen gazetecilerin adalet arayışında bu yıl da sonuçsuz kapandı. Agos yazarı Hrant Dink’in, Güney Marmara’da Yaşam gazetesinin genel yayın yönetmeni Cihan Hayırsevener’in, 1992’de katledilen Musa Anter’in, 1993’ta katledilen Cumhuriyet gazetesi yazarı Uğur Mumcu’nun ve 2004’te öldürülen Silvan Mücadele gazetesi sahibi Yaşar Parlak’ın davaları sürdü.

Mahkemeler sorumluların cezalandırılması bir yana, adaleti yaralayan kararlara imza atmaktan geri durmadılar. Öğrenci eylemlerinde dahi örgüt buldular ama gazeteci katliamlarının arkasında örgüt bulamadılar. Bir devlet geleneği olarak cinayet sorumlularının terfilerini izledik.

Mevcut iktidar devletin yönetişim aygıtlarını kendi silahına dönüştürmek yolunda otoriter hamlelerini sıklaştırdı. Hapishaneler 2013 yılında da medya emekçileriyle doluydu. 2013 yılında 59 gazeteci ve 23 dağıtımcı tutukluydu. Üç yıl öncesinden bu güne doğru kısaca hatırlamak gerekirse, tutuklu gazeteci sayısı 2011’de 104’tü. Üçüncü ve dördüncü yargı paketleri ile birlikte bu sayı 2012’de 68’e, 2013’te 59’a düştü.

Rakamlardaki azalmayı iyimser olarak yorumlamak ise hala zor. Çünkü Önderoğlu’nun vurguladığı gibi tutuklu yargılamalar sorunu aslında hala çözülmüş değil.[ii] Ağustos ayında 34 yıl 8 ay mahkûmiyet alan Mustafa Balbay’ın ve KCK davasından tutuklu Ayşe Berktay’ın yargı düzenlemesi ile gelen tahliyesi sevinç yarattı fakat adalet duygusuna yetmedi. Müebbet hapis ile tahliye kararı arasındaki farkın bir düzenleme ile kapanıvermesi suçlamaların ve yargılama süreçlerinin siyasi keyfiliğinin resmi oldu.

2006’dan bu yana örgüt üyeliğinden müebbet hapisle yargılanan Özgür Radyo yayın koordinatörü ve bianet yazarı Füsun Erdoğan ise hala cezaevinde; yönetmelik gereği canlı çiçeklerin “yassak” olduğu yerde.

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü raporu da Türkiye’nin medya özgürlüğü karnesinin kritik bir yere doğru gerilediğini doğruluyor. 2013 raporuna göre Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde altı sıra birden gerilemiş; 179 ülke arasında 154. sırada yer almış. RSF 2012 yılında Türkiye için “dünyanın en büyük cezaevi” ifadesini kullanıyordu. 2013’te ise Türkiye’nin adı artık “Yakışıksız Bölgesel Modeller” başlığı altında yer alıyor.

Medya çalışanlarını kıskaç altına alan yasa maddeleri yaklaşık son on yıldır olduğu üzere bu yıl da değişmedi; 59 gazeteciden 56’sı ve 23 dağıtımcının tamamı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında “örgüt” bağlantılı olarak hapiste. Diğer bir deyişle devlet her türlü gazetecilik faaliyetinin altında yine fellik fellik “örgüt” aradı, bulamadığında icat etti. Yasal düzenlemelerde “örgüt” avıyla vazifelendirilmiş ceza maddesi hiç de az değildi. TMK 5, 6, 7 ve TCK 220/2, 215, 301, 302, 314, 312 gibi yasa maddeleri bu yıl da devredeydi.

Davaların ortaya çıkardığı tablo saldırının adresini de somutladı. Örneğin, toplumsal olarak barışın en çok dillendirildiği bir dönemde, medya üzerindeki davalarla ilgili nicel veriler aksini ispat etti; medya cephesindeki en açık saldırı hedefi, son on yıldır olduğu üzere yine Kürt medyası oldu. 2013’te 59 gazeteciden 34’ü, 23 dağıtımcının 22’si Kürt medyasındandı. Bunların çok büyük çoğunluğu Azadiya Welat, Dicle Haber Ajansı (DİHA) ve Özgür Gündem gazetelerinden oldu. Tutuklu gazetecilerin 9’u ‘Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’ (DHKP-C); altısı ‘Ergenekon’; dördü ‘Marksist Leninist Komünist Partisi’ (MLKP); biri ‘Direniş Hareketi’, biri ise İBDA-C davalarından hapiste.

İktidar kendini koruma zırhına dönüştürdüğü yasa maddeleri arasına TCK 285 ve 288’i de ekledi. Gazeteciler sıklıkla “devlet sırlarını” açığa çıkarmaktan ve “yargıyı etkilemekten” yargılandılar. Devlet sıkıştığı her durumda mahkeme yoluyla çıkardığı gizlilik kararına başvurdu; bunlardan biri de Reyhanlı’daki katliam ile ilgili haber yapmaya getirilen yasak oldu.

Devletin o kadar çok “mahremi” birikmişti ki, bunlar 17 Aralık’tan itibaren medya ortamlarına “sızmaya” başladı. Gizli belgeler, kayıt dışı telefon dinlemeler, tapeler ve benzeri türde “sızmalar” habercilik adına yeni mesleki ve etik soruları da beraberinde getirdi.

Devlet erkânı hakaret ve saldırı davalarında sınır tanımadı. Başbakan yine başı çekti; her fırsatta kendisini hakarete uğramış hissetti, bunları her fırsatta tazminata çevirdi. 2013’te, “kişilik haklarına saldırı” veya “hakaret” iddiasıyla 8’i gazeteci toplam 11 kişiye 3 yıl 7 ay 7 gün hapis ve 59 bin 700 TL para cezası verildi. Başbakanın şikayetiyle veya savcılıkların resen hakarete geçmeleri sonucu; 3’ü gazeteci toplam 6 kişi ve bir gazete toplam 11 ay 20 gün hapis 43 bin 500 TL para cezasına çarptırıldı; 3 gazeteciyle ilgili yeni suç duyurusu yapıldı.

2013 yılı içinde medya çalışanlarını hedef alan bir diğer dikkat çekici isim 2012’de Terörle Mücadeleden Sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcılığına terfi ettirilen Sedat Selim Ay oldu. Adı işkence davalarında geçen, tecavüz tanıklıklarıyla anılan Ay, “kamu görevlisine hakaret”ten ETHA’ya, T24’e, Evrensel’e ve Marksist.org’a açtığı davalarla kendini devlet korumasına aldı.

Başbakan Erdoğan ise “Biz, bazı medya grupları bunları yazacak diye polisimizi, terörle mücadele etmiş bir arkadaşımızı onlara yedirtmeyiz”, diyerek Ay’ı korudu. “Yedirmeyiz” sözcüğü 2013’ün iktidarla iç içe geçmiş siyasi ve ekonomik çıkar ağlarının dilinden düşürmediği bir mottoya dönüştü.

Nitekim aynı yıl işkencecilerin iyi halden ceza indirimi aldığı bir davaya tanıklık etti; bir gazeteciye işkence yapmakla yargılanan TEM görevlisi dört polis memuru hapis dahi yatmadı. Gezi Direnişi’nde öldürülen Ethem Sarısülük’ün katili polis memuru Ahmet Şahbaz ve Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren polis memurlarının davası adalet inancını tüketmek pahasına devam ediyor.

2013’te toplam 186 gazeteci, bir yayın kuruluşu ve iki İnternet sitesi saldırının hedefi oldu; gazeteciler ve medyaya karşı 15 sözlü saldırı veya tehdit gelişti. Gezi eylemlerinin etkili olduğu 27 Mayıs-30 Eylül 2013 döneminde polis 153 gazeteciyi darp etti, 39’unu da gözaltına aldı. İktidarla iyi ilişkiler geliştirmek isteyen medya patronlarının tercihinden sonra, son olarak da Gezi süreci ve AKP-Cemaat gerginliği 2013 yılında, 106 gazeteci, yazar ve medya çalışının işine son verilmesi, 37’sinin de istifaya zorlanmasına neden oldu.

Buna karşın medya çalışanlarının hak mücadelesi adına açtıkları davalar ve adalet mücadeleleri cezasızlıkla sonuçlandı. Hak mücadelesi bir yana, 2013’te avukatların dahi operasyonlarla yaka paça alındığını, bir daha evinde dönemediğini gördük, DHKP-C operasyonları kapsamında 11 gazeteci yanında 12 de avukat gözaltına alındı ve tutuklandı.

Haberciliğin gereklerini yapmaya çalışan medya çalışanları iktidarca her fırsatta terörist, soyguncu, tacizci, dolandırıcı, casus vs. olmakla suçlandılar, saldırıya uğradılar, gözaltına alındılar, tutuklandılar. İktidar uluslararası platformlarda “onlar aslında gazetecilikten yatmıyor” açıklaması yaptı. Başbakan “Bugünkü canlı bombanın cebinden basın kartı çıksa onun için de basın mensubuydu diyecekler”, diyerek hapis gazeteciler gerçekliğini saldırgan bir üslupla reddetmeyi sürdürdü. Fakat ikna edici olamadı.

Adalete dönük bütün somut beklentilerin tükendiği bir konjonktürde Türkiye AİHM’e yapılan başvurularda yine başı çekti; bu yıl da AİHM, 2’si gazeteci 29 kişinin ve 11 yayın kuruluşunun açtığı davalarda Türkiye’yi toplam 198 bin 935 Avro (507 bin 417 TL) tazminat ödemeye mahkûm etti. Bu mahkûmiyetlerden kaçınmayan devlet, demokratik bir hukuk devleti olmak yerine parasını bastırıp otoriter olmayı tercih ettiğini uluslararası platformlarda da ortaya koymuş oldu.

Bu otoriterleşme yöneliminin medya üzerindeki etkisi 2013’te çok açık görünürlük kazandı. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Çukurova Grubu’nun kamuya olan borçlarını gerekçe göstererek Show TV, Dijitürk, Lig TV, SkyTürk360 ve Akşam, Güneş gazeteleri ve Alem FM’in de aralarında bulunduğu on şirkete el koydu.

Ciner Grubu’na satılan Show TV’nin başına ilahiyat mezunu Mehmet Ali Gökçe, Akşam gazetesinin başına ise Mehmet Ocaktan getirildi. Bu düzenlemelerin istifa ve işten atılmalar bilançosu Gezi direnişi sonrasında kendini açıkça göstermeye başladı.

Medya mülkiyet ve sahiplik yapılarına dönük doğrudan iktidar müdahalesi sonucunda ortaya çıkan iktidar medyası, Başbakan’ın onayı olmadan bazı haberleri yayınlamaz hale geldi. Bunun en açık örneği 2011’de yaşanan Uludere’den sonra 2013’de Reyhanlı’da yaşanan katliamın basından saklanması oldu. Ve elbette Gezi Direnişi vardı bir de!

Gezi Direnişi ve Medya

Gezi direnişi haberlerinin Türkiye’den de önce ilk uluslararası medyada yer bulması, Türkiye’nin birçok kent sokaklarının eylemlerle çınladığı saatlerde CNN Türk’ün penguen belgeseli göstermesi hem Türkiye’de hem küresel ölçekte eleştiri ve mizah konusu oldu. İstanbul Gezi Parkı’nda başlayıp Türkiye’nin 79 iline yayılacak ölçüde genişleyen direniş sürecinde medya çalışanları tarihinin en yoğun ve görünür saldırıları ile karşı karşıya kaldı; 143 medya çalışanı işini kaybetti.

2013 yılında saldırıya uğrayan toplam 186 gazeteciden 153’ü doğrudan Gezi sürecinde darp ve yaralama yaşadı. Habercilerin fotoğrafları silindi, küfür ve hakaret gördüler, işlerini yapmaları polisin hedef gözeterek saldırması sonucunda engellendi. 5’i uluslararası basından olmak üzere en az 28 haberci gözaltına alındı, üçü tutuklandı. NTV Tarih dergisi kapatıldı, Hayat TV kapatılmanın eşiğinden döndü, iktidar medyasının sansürcü, yanlı tutumundan ötürü en az 12 gazeteci, bir programcı istifa etti, üç gazeteci işte atıldı. RTÜK Gezi Direnişi’ni haberleştiren Halk TV, Ulusal Kanal, Cem TV ve EM TV’ye “şiddeti özendirmek” iddiasıyla 11.886’şar TL para cezası verdi.

Gezi direnişi süreci medyada yalan haber, çarpıtma, hedef gösterme, habere ait olmayan fotoğrafların kullanılması, uydurma röportajlar gibi, medya meslek ilkeleri ve etiği adına vahim haberlere de tanıklık etti.

Takvim Gezi direnişinde öldürülen Ethem Sarısülük’ü DHKP-C üyesi ilan etti, ayrıca CNN International sunucusu Christiane Amanpour ile yaptığı hayali röportajda ona “Her şeyi para için yaptık” dedirtti. Yeni Şafak Noam Chomsky’nin röportajına keyfi eklemeler yaptı.

Direnişin başlangıcında suskun kalan NTV, CNN Türk, A Haber, Kanal 24 ve Skytürk 360 polise saldırı haberlerini öne çıkardı. Bugün, Sabah, Star, HaberTürk, Türkiye, Yeni Şafak ve Zaman gazeteleri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Tunus’tan yaptığı açıklamayı “Demokratik taleplere can feda” sözleriyle manşete taşıdı.

Aynı günlerde Başbakan Erdoğan iktidara dönük diktatörleşme eleştirisi yapanlara “sevsinler seni” diye sesleniyor, bir yandan da Demokrasi Paketi açıkladığı, Akil İnsanlar toplantısı yaptığı basına açık toplantılara Halk TV, Hayat TV, İMC TV ile Sözcü, Aydınlık, BirGün, Sol, Yeni Çağ, Evrensel, Özgür Gündem gazetelerini, DİHA ve ETHA’yı kabul dahi etmiyordu. Soranlara sebep olarak sansürü değil akreditasyonu gösteriyordu.

Medyaya savaş açan Başbakan Erdoğan “Devlet yönetmek başka bir şey, gazete yapmak başka bir şey” diyerek gazetecileri kimi toplumsal olayları görmemeye çağırdı. Gezi direnişi sürecinde “Buradan sermaye çevrelerine sesleniyorum. (…) Medyaya sesleniyorum. Siz kaybedersiniz siz” sözleriyle medyayı tehdit etti.

Hiddetinin ölçeğini ulusötesine taşıdı, BBC, CNN ve Reuters’in Türkiye ile ilgili yalan haber ürettiğini söyledi. “Bunlar Türk bayrağını yakacak kadar haysiyetsizleştiler. Gazeteciyim diyerek, sanatçıyım diyerek, siyasetçiyim diyerek, son derece sorumsuz bir şekilde hukuksuzluğu kışkırtmanın alasını yaptılar” diyerek kendine muhalif herkesi “terörist” ilan ettiği söylemine bir yenisini ekledi.

Aynı süreçte CHP Milletvekili Turgut Dibek, TRT’de dahil bir çok televizyon kanalının 2010 yılına ait Türk Bayrağı yakma görüntüsünü Taksim Gezi parkı olaylarında olmuş gibi göstermesi ile ilgili soru önergesi sunuyordu.

Muhalefet birkaç televizyon kanalı ve gazete yanında özellikle sosyal medyayı çok etkin kullandı. bianet, sendika.org, Ötekilerin Postası, Başka haber gibi sitelerin yanında Gezi direnişinde yeni internet mecraları ortaya çıktı. Günlük Gezi Postası gazetesi, Gezi Radyo, internetten canlı yayınlanan Revoltİstanbul, Gezi Parkı TV, Videooccupy ve Çapul TV Gezi Direnişi’nin alternatif medyasını yarattı. RedHack ve Anonymous hükümetin sitelerine protesto niteliğinde siber saldırılar düzenledi.

Sosyal medya hükümetin gündemini en çok meşgul eden konulardan biri oldu.Başbakan “Twitter denilen bir bela var. Yalanın, abartının daniskası burada. Sosyal medya denilen şey: Bana göre toplumun baş belası”, dedi. Konu ile ilgili devletin bakanları sansür taraftarı açıklama için adeta sıraya girdi. Başbakan’ın 2011’de sarf ettiği “Bazı kitaplar bombadan daha tehlikelidir” sözüne bir yenisi eklendi, AKP Gaziantep milletvekili Ali Şahin “Yalan tweet bomba yüklü araçtan daha tehlikeli”, dedi.

Hükümetin baskıları doğrultusunda Alternatif Bilişim Derneği’nin raporuna göre 2013’te ayda ortalama 1000 site kapatıldı. Mahremiyet ve kişisel veri koruması bakımından hukuki düzey ‘Vahşi Batı’ kuralsızlığına ulaştı. Dernek, Hükümetin özellikle Gezi Direnişi eylemlerinin ardından internet ve dijital aktivizmi saldırı hedefi haline getirdiğini belirtti.

Medyaya dönük hem politik hem de sermaye bağlamında gerçekleşen iktidar saldırısından birkaç kritik sonuç çıkarmak mümkün. Birincisi, haberciler mesleklerini bu yıl da çok boyutlu güvencesizlik koşullarında sürdürdüler. Güvencesizliğin bir kaynağı iktidarın baskısı oldu; suç tanımlarının alabildiğince esnetilmesi ve muğlaklaşması neticesinde, medya çalışanlarının mesleklerinin gereğini yapmaları başlı başına suç olarak tanımlanır olmaya başladı.

Medya emekçileri her türlü haber ortamında can güvenliğinin olmadığı koşullarda haber yaptılar. Toplumsal olaylara polis müdahalesi sırasında gazetecilerin karşı karşıya kaldıkları şiddete dikkat çekmek amacıyla TGS (Türkiye Gazeteciler Sendikası) Taksim’de çalışan gazetecilere baret dağıttı.

Sürecin ortaya çıkardığı bir diğer sonuç şu oldu: Medyayı varlık-yokluk sınırına getiren saldırılar, haberin tanımına da sirayet etti. Son birkaç yıldır, sızdırılan belgeler, olay içerikleri ve son aylarda gündemimize giren tape’ler ile birlikte haberin ve habercilik pratiğinin ne olduğu sorgulanır hale geldi. Enformasyon ile dezenformasyon, etik ile gayri-etik habercilik arasındaki ayrımlar muğlaklaştı; bizzat haberin kendisi güvensiz ve güvencesiz bir hal aldı. Haber, gazetecinin emeği ve mesleki ilkelerinin bir çıktısı olmaktan başka bir şeye dönüştü.

Bunlara bağlı olarak üçüncü bir sonuç daha ortaya çıktı: Haber, haberci emeği, meslek etiği ve kamunun haber alma hakkı arasındaki bağlantı izleyici nezdinde de koptu. Medya izleyicisi ilkesel olarak doğru, kamuya karşı sorumlu bir medyanın olanağına inanmaktan uzaklaştı.

Özellikle Gezi Direnişi sürecinde doğrudan Başbakan’ın söyleminde somutlaşan çatışma dili, medya kuruluşları yanında medya izleyicisini de politik olarak daha önce olmadığı kadar kutuplaştırdı. Farklı toplumsal ve politik gruplar farklı medya unsurlarını takip etmeye başladılar; herkesin medyası kendine diyeceğimiz bir döneme girdik. Bu dönemeç, hem haberin toplumsal tanımının reddedildiği kritik bir eşiğe işaret etti hem de toplumdaki gerilimin medyadaki tezahürünün somut bir örneği oldu.

Sonuç: Bu daha Başlangıç…

İktidarın olduğu yerde direniş hep vardı; medyanın özgürlük mücadelesi hiç bitmedi. İnsan hakları, ifade özgürlüğü ve özgürlükçü bir medyanın savunucusu ulusal ve uluslararası mücadele grupları, basın meslek örgütleri, 2013 yılında adaletsiz, antidemokratik saldırılara karşı mücadelelerini güçlenerek sürdürdü.

TGC (Türkiye Gazeteciler Cemiyeti), TGF (Türkiye Gazeteciler Federasyonu), GÖP (Gazetecilere Özgürlük Platformu), ÇGD (Çağdaş Gazeteciler Derneği), İYAD (İnternet Yayıncıları Derneği), TYS (Türkiye Yazarlar Sendikası) gibi meslek örgütleri yılmadan yorulmadan iktidarın yaptığı hak ve habercilik ihlallerini ifşa ettiler; basın açıklamalarıyla, yürüyüşlerle, konferanslarla iktidarı uyardılar.

Uluslararası hak ve mücadele örgütlerinin de gözü kulağı Türkiye’deydi; Freedom House, RSF (Sınır Tanımayan Gazeteciler), EFJ (Avrupa Gazeteciler Federasyonu), IPI (Uluslararası Basın Enstitüsü), PEN (Dünya Yazarlar Birliği), CPJ (Gazetecileri Koruma Komitesi) gibi kuruluşlar, TMK ve TCK’nın medya ve ifade özgürlüğüne karşı nasıl bir biçme makinesine dönüştüğünü dile getirmekten usanmadılar.

Medya çalışanları birbirini yalnız bırakmadı. Gazeteci davalarını takip ettiler, hapis gazetecilerin ziyaretine gittiler, verdikleri dayanışma ve onur ödülleri ile medyanın özgürleşme mücadelesine güç kattılar.

Yeditepe Üniversitesi öldürülen gazeteci Metin Göktepe ile ilgili bir belgesele dahi yasak koyarken, meslek örgütleri Göktepe’yi katledilişinin 17. yılında mezarı başında andılar, Hrant Dink’e bir kez daha “Buradayız Ahparig”, diye seslendiler.

Yedirmeyiz!

Radikal muhabiri İsmail Saymaz, Ali İsmail Korkmaz ile ilgili haberlerinden dolayı Eskişehir Vali’sinin saldırısına hedef olurken, meslek örgütleri onu “gazetecilik mesleğinin ve özgür basının etkinliğini herkese hatırlattığı” için ödüllendirdiler, mücadelesine omuz verdiler. Ragıp Zarakolu Füsun Erdoğan’a destek için açık mektup yazdı, PEN Ayşe Berktay için dayanışma mektupları kampanyası yaptı. MLKP davasından 11 yıl üç ay hapis cezası alan TGDP sözcüsü Necati Abay’ın yanında yine meslektaşları vardı. GÖP çağrısıyla gazeteciler “Gazetecilik İçin Ayağa Kalk” eylemi yaptılar; beş dakikada bir adım atarak iktidarın saldırılarının üzerine yürüme kararlılığını gösterdiler.

Doğruydu, 2013’ün öne çıkan iktidar mottosu “yedirmeyiz”di. Fakat, toplumsal hareketlerin ve onlarla birlikte medya emekçilerinin de bir mottosu vardı: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
[i] Ali Rıza Taşkale, Bir yönetimsellik silahı olarak gaz bombası, http://www.sendika.org/2013/10/bir-yonetimsellik-silahi-olarak-gaz-bombasi-ali-riza-taskale/.

[ii] Erol Önderoğlu, 2013 Medya: Hapishane, Saldırı, Habere Müdahale, İşten Atılma, http://www.bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/153295-2013-medya-hapishane-saldiri-habere-mudahale-isten-atilma